ULUSLARARASI HUKUKUN TASFİYESİNE VE KÜRESEL HAYDUTLUĞA GEÇİT VERİLMEMELİDİR
ULUSLARARASI HUKUKUN TASFİYESİNE VE KÜRESEL HAYDUTLUĞA GEÇİT VERİLMEMELİDİR
İnsanlığın ortak birikimi olan uluslararası hukuk normları, bugün ne yazık ki güç odaklarının hegemonyasında tarihin en ağır ve sistematik imha süreciyle karşı karşıyadır. ABD ve İsrail'in başını çektiği ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan bir anlayışla İran topraklarında gerçekleştirilen, hiçbir meşru dayanağı bulunmayan askeri müdahale, uluslararası toplumun gözü önünde sivil yerleşim alanlarını ve doğrudan bir eğitim kurumunu hedef alarak onlarca öğrencinin yaşam hakkını yok etmiştir. Bir okulun bombalanmasıyla doruğa ulaşan bu kıyım metodu, Birleşmiş Milletler Şartının 51'inci maddesinde sınırları açıkça çizilen "meşru müdafaa" koşullarının hiçbirini taşımadığı gibi Cenevre Sözleşmeleri ile güvence altına alınan sivillerin korunması ilkesini de açıkça yok saymaktadır. Ortada ne yakın bir saldırı tehlikesi ne de orantılılık ilkesine uygun bir askeri zorunluluk bulunmasına rağmen gerçekleştirilen bu saldırılar, hukuki birer savunma değil, doğrudan doğruya birer insanlık suçudur.
Bu hukuk tanımaz tavır, yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayan, küresel ölçekte bir "emperyalist haydutluk" rejiminin inşa edildiğini göstermektedir. Daha öncesinde Venezuela'da başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi egemenliğine kastedilerek devlet başkanlarını kaçırmaya kadar varan eylemler, bu karanlık rejimin devletlerin egemen eşitliği ilkesini tamamen tasfiye etme yöntemlerinin insanlık dışı bir tezahürü niteliğindedir. Maalesef bu yöntemler kendi içerisinde bir süreklilik teşkil etmektedir.
Bu saldırılar Irak ve Afganistan işgallerinde bizzat tecrübe edilen, yüz binlerce sivilin hayatına mal olan, işkence ve kötü muamelelerle insanlık onurunun çiğnendiği o karanlık mirasın bugüne taşınan bir devamı niteliğindedir. Geçmişte "demokrasi" veya "güvenlik" maskesi altında meşrulaştırılmaya çalışılan bu işgallerdeki ağır insan hakları ihlalleri, bugün aynı cezasızlık kültüründen beslenerek daha pervasız bir hal almıştır. Sivil ölümlerinin ve insanlık trajedilerinin tüm dünyanın gözü önünde cereyan ettiği bu tablo; insan hakları ihlallerini durduramayan, emperyalist devletlerin sınır tanımazlığına karşı sessiz kalan Birleşmiş Milletler ve bağlı uluslararası kurumlar, kendi varoluş sebeplerini ve hukuki meşruiyetlerini ortadan kaldıran tutumlarından vazgeçmeli ve bu ağır insan hakları ihlallerine karşı hukuki mekanizmaları harekete geçirmelidir.
Uluslararası anlaşmalarla örülen hukuksal birikimin yok sayıldığı ve "gücün hukukunun" hüküm sürdüğü bu orman kanunu düzenine karşı sessiz kalmak, suçun ortağı olmakla aynı anlama gelmektedir. Antalya Barosu olarak, başta Birleşmiş Milletler tüm uluslararası kurum ve devletleri; Irak'tan Afganistan'a, Venezuela'dan İran'a kadar uzanan bu emperyalist haydutluk yöntemlerinin karşısında kararlı bir hukuki duruş sergilemeye davet ediyoruz.
Küresel zorbalığa karşı adaleti, sömürgeci yöntemlere karşı devletlerin egemenliğini, yıkıcı silahlara karşı yaşamın kutsallığını ve her türlü emperyalist tahakküme karşı insan onurunu savunmayı hukuki ve vicdani bir borç olarak biliyoruz. Kanla çizilmek istenen sınırlara karşı hukukun sınırlarını, ölüm siyasetine karşı yaşatmanın iradesini, barbarlığın karanlığına karşı ise insan haklarının meşalesini her ne pahasına olursa olsun yükseltmeye devam edeceğiz.
İnsanlığın ortak birikimi olan uluslararası hukuk normları, bugün ne yazık ki güç odaklarının hegemonyasında tarihin en ağır ve sistematik imha süreciyle karşı karşıyadır. ABD ve İsrail'in başını çektiği ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan bir anlayışla İran topraklarında gerçekleştirilen, hiçbir meşru dayanağı bulunmayan askeri müdahale, uluslararası toplumun gözü önünde sivil yerleşim alanlarını ve doğrudan bir eğitim kurumunu hedef alarak onlarca öğrencinin yaşam hakkını yok etmiştir. Bir okulun bombalanmasıyla doruğa ulaşan bu kıyım metodu, Birleşmiş Milletler Şartının 51'inci maddesinde sınırları açıkça çizilen "meşru müdafaa" koşullarının hiçbirini taşımadığı gibi Cenevre Sözleşmeleri ile güvence altına alınan sivillerin korunması ilkesini de açıkça yok saymaktadır. Ortada ne yakın bir saldırı tehlikesi ne de orantılılık ilkesine uygun bir askeri zorunluluk bulunmasına rağmen gerçekleştirilen bu saldırılar, hukuki birer savunma değil, doğrudan doğruya birer insanlık suçudur.
Bu hukuk tanımaz tavır, yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayan, küresel ölçekte bir "emperyalist haydutluk" rejiminin inşa edildiğini göstermektedir. Daha öncesinde Venezuela'da başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi egemenliğine kastedilerek devlet başkanlarını kaçırmaya kadar varan eylemler, bu karanlık rejimin devletlerin egemen eşitliği ilkesini tamamen tasfiye etme yöntemlerinin insanlık dışı bir tezahürü niteliğindedir. Maalesef bu yöntemler kendi içerisinde bir süreklilik teşkil etmektedir.
Bu saldırılar Irak ve Afganistan işgallerinde bizzat tecrübe edilen, yüz binlerce sivilin hayatına mal olan, işkence ve kötü muamelelerle insanlık onurunun çiğnendiği o karanlık mirasın bugüne taşınan bir devamı niteliğindedir. Geçmişte "demokrasi" veya "güvenlik" maskesi altında meşrulaştırılmaya çalışılan bu işgallerdeki ağır insan hakları ihlalleri, bugün aynı cezasızlık kültüründen beslenerek daha pervasız bir hal almıştır. Sivil ölümlerinin ve insanlık trajedilerinin tüm dünyanın gözü önünde cereyan ettiği bu tablo; insan hakları ihlallerini durduramayan, emperyalist devletlerin sınır tanımazlığına karşı sessiz kalan Birleşmiş Milletler ve bağlı uluslararası kurumlar, kendi varoluş sebeplerini ve hukuki meşruiyetlerini ortadan kaldıran tutumlarından vazgeçmeli ve bu ağır insan hakları ihlallerine karşı hukuki mekanizmaları harekete geçirmelidir.
Uluslararası anlaşmalarla örülen hukuksal birikimin yok sayıldığı ve "gücün hukukunun" hüküm sürdüğü bu orman kanunu düzenine karşı sessiz kalmak, suçun ortağı olmakla aynı anlama gelmektedir. Antalya Barosu olarak, başta Birleşmiş Milletler tüm uluslararası kurum ve devletleri; Irak'tan Afganistan'a, Venezuela'dan İran'a kadar uzanan bu emperyalist haydutluk yöntemlerinin karşısında kararlı bir hukuki duruş sergilemeye davet ediyoruz.
Küresel zorbalığa karşı adaleti, sömürgeci yöntemlere karşı devletlerin egemenliğini, yıkıcı silahlara karşı yaşamın kutsallığını ve her türlü emperyalist tahakküme karşı insan onurunu savunmayı hukuki ve vicdani bir borç olarak biliyoruz. Kanla çizilmek istenen sınırlara karşı hukukun sınırlarını, ölüm siyasetine karşı yaşatmanın iradesini, barbarlığın karanlığına karşı ise insan haklarının meşalesini her ne pahasına olursa olsun yükseltmeye devam edeceğiz.
