ADLİ YIL BASIN AÇIKLAMASI
Değerli meslektaşlarım, değerli yurttaşlar, değerli basın emekçileri,
Adli yılların başlangıcı, yalnızca yargı takviminde yeni bir döneme girildiğini ilan ettiğimiz günler değildir. Biz hukukçular açısından bu günler; hukuk devletinin, insan haklarının, yargının, savunmanın ve adalet arayışının içinde bulunduğu durumu yeniden değerlendirmek, yapısal sorunları açıkça konuşmak ve geleceğe ilişkin sorumluluğumuzu yeniden hatırlatmak için önemli bir muhasebe zamanıdır.
Antalya Barosu açısından bu yeni adli yılın ayrıca tarihsel bir anlamı bulunmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Baromuz, bugün yüzüncü yaşına kendi binasında, kendi yerinde girmektedir. Bir asırlık geçmişi geride bırakmak elbette büyük bir onurdur. Ancak biz yüzüncü yılı yalnızca geçmişi anacağımız bir yıldönümü olarak görmüyoruz. Çünkü kurumların gerçek değeri, kaç yıldır var olduklarından çok, hangi ilkeleri ne ölçüde taşıyabildikleriyle belirlenir. Yüz yıl boyunca isimler, mekanlar, kanunlar, siyasi dönemler ve toplumsal koşullar değişti. Fakat savunmanın asli görevi değişmedi. Antalya Barosu her zaman insanın onurunu, özgürlüğünü, Cumhuriyet’in temel değerlerini hukukun güvencesi altında tutmak için mücadele verdi. Bugün bize düşen görev de bu mirası yalnızca korumak değil, yaşadığımız çağın sorunları karşısında yeniden çözümler üretmek ve gelecek kuşaklara daha güçlü biçimde bırakmaktır.
Bu nedenle yeni adli yıla girerken her şeyden önce hukuk devletinin, insan haklarının, yargının ve adaletin içinde bulunduğu duruma bakmak zorundayız. Bugün ülkemizin en temel meselelerinden biri, adalete duyulan güven sorunudur. Hatta daha açık ifade etmek gerekirse adalete olan güvensizliktir.
Bir yurttaşın düşüncesini açıklayabilmesi, barışçıl biçimde itiraz edebilmesi, özgürlüğünden keyfî biçimde mahrum bırakılmaması, demokratik iradesini serbestçe ortaya koyabilmesi ve hakkını arayabilmesi, en sonunda bağımsız ve tarafsız bir yargının varlığına bağlıdır. Bu nedenle yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması yalnızca yargı teşkilatına ilişkin kurumsal bir sorun değil, doğrudan yurttaşın özgürlükleriyle ilgilidir. Bu sebeple Adalet öncelikle bağımsız olduğuna toplumu inandırmak zorundadır. İnsanların bir mahkeme kararını henüz verilmeden, davanın taraflarına veya siyasi duruma bakarak tahmin etmeye başladığı bir yerde yargıya ve hukuka güven de yerle yeksan olmaktadır.
Yine Aynı eyleme, aynı söze ve aynı insani duruma kişilerin kimliğine göre farklı hukuk uygulanıyorsa orada anayasal düzen ağır bir yara almış demektir. Siyasi tercihlerin, idari baskıların, ekonomik güç ilişkilerinin ve toplumsal önyargıların yargı süreçlerine nüfuz ettirildiği her an hukuk biraz daha yok edilmektedir.
İfade özgürlüğünden barışçıl toplantı hakkına, kişi özgürlüğü ve güvenliğinden demokratik temsil hakkına kadar pek çok alanda artık sürekli ve sistematik hale gelen hak ihlalleri yalnızca tek tek dosyalar üzerinden değerlendirilemeyecek ölçüde devleti kuşatan ciddi ve temel bir sorun haline gelmiştir.
Bugün masumiyet karinesini ve lekelenmeme hakkının yok sayıldığını, tutuklama tedbirinin toplumdaki hak aramanın veya konuşmanın adeta başkalarına örnek teşkil etmesin diye en başından engellenmeye çalışılması için kullanıldığını, erişim engelleri ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerle toplumsal eleştiri, talep ve beklentilere ket vurulduğunu görüyoruz. Kadınların, çocukların, işçilerin, yoksulların, doğanın ve yaşam alanlarını savunan yurttaşların hak arayışları karşısında etkisiz, ağır, hantal ve sonuçsuz kalan hukuk mekanizması; eleştiren, konuşan ve itiraz eden insanlar söz konusu olduğunda bütün hızı ve caydırıcılığıyla harekete geçirilmektedir.
Bunun en güncel ve kaygı verici örneklerinden birini Ankara’da haklarını arayan maden işçilerinin mücadelesine karşı kamu gücünün aşırı ve kötüye kullanımında ve yine Şehit ve Gazi yakınlarının demokratik hak taleplerinin kolluk gücüyle bastırılmaya çalışılmasında yaşadık.
Bunun tam karşısında ise siyasi duruma, aidiyete, güncel şartlara bakılarak kamu görevlilerinin kusurlarına, yurttaşlara ve savunma mensuplarına yönelen suç fiillerine karşı işletilen cezasızlık politikası her geçen gün derinleşmektedir. Hukukun önünde herkesin eşit olması gerekirken, belirli zümre ve kişilerin adeta açıkça vurgulanarak bir yargısal dokunulmazlık zırhıyla korunması, toplumdaki adalet duygusunu adeta tüketme aşamasına getirmektedir.
Tüm bunların yanında bugün ülkemizde yargı düzeni, Cumhuriyet tarihimizin en derin, en sarsıcı anayasal ve kurumsal krizlerinden birinin tam merkezindedir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının mahkemelerce açıkça tanınmadığı, yok sayıldığı, fiilen uygulanmadığı ve hatta bunun olağan gösterilmeye çalışıldığı bir dönem yaşatılmaktadır. Anayasa’nın 90’uncu ve 153’üncü maddelerinin açık ve emredici hükmüne rağmen, yüksek mahkeme kararlarının bağlayıcılığının tartışmaya açılması, Anayasa’nın üstünlüğü ve normlar hiyerarşisi ilkesinin doğrudan ihlaliyle birlikte bu yönüyle Anayasa’nın 2’inci maddesindeki hukuk devleti ilkesinin de bilerek ve isteyerek yok edilmesidir. Hakim ve savcılara da bu konuda ayrı bir sorumluluk düşmektedir. Anayasanın 138’inci maddesiyle birlikte bir kez daha vurgulamak isteriz ki bağımsız olması gereken sadece savunma değil, hakimlerdir de.
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ve uygulanıp uygulanmayacağı hiçbir kişinin veya makamın takdirinde değildir. Çünkü bir yargı kararının esas değeri ve toplumdaki belirleyiciliği ancak gereğinin yerine getirilebilmesiyle mümkündür. Uygulanmayan karar yalnızca ilgili kişinin hakkını ihlal etmekle kalmamaktadır. Zira bir kişiye yapılan haksızlık, tüm topluma yönelik bir tehdittir ve esasen tüm yurttaşlara, hukukun en üst normlarının dahi kararların koşullara göre uygulanabileceği mesajını vermektedir.
Bilinmelidir ki Hukuk her şeyin temelidir, her şey hukuk üzerine şekillenebilir, hukukun temel alınmadığı bir yerde ortaya çıkan boşluğun başka türlü doldurulabilmesi mümkün değildir. Hukuku, adaleti, temel hak ve özgürlükleri esas almak ise devletin en önemli varoluş nedenlerindendir.
Değerli meslektaşlarım, değerli katılımcılar,
Bütün bu hakların gerçek anlamda ve etkili kullanılabilmesinin en temel güvencelerinden biri savunmadır. Çünkü savunma bir hak, güvencesi ise avukatlardır. Zira Avukat yurttaşın devlet karşısındaki sesi, hak arama özgürlüğünün taşıyıcısı ve adalet mekanizmasının kurucu unsurudur. Bu nedenle avukatın bağımsızlığı, güvenliği ve mesleğini korkmadan yapabilmesi yalnızca avukatların meslek sorunu değil, hukuk devletinin niteliğini gösteren temel ölçütlerden biridir.
Maalesef bugün mesleğimiz açısından son derece ağır bir şiddet tablosuyla karşı karşıyayız. Geçen adli yılda Avukat Zekeriya Polat ve Avukat Hatice Kocaefe sadece mesleki faaliyetlerini yerine getirdikleri için katledildi, sayısız meslektaşımız ise saldırıya uğradı. Hala daha meslektaşlarımız bürolarında, adliyelerde, haciz mahallerinde, keşiflerde ve görevlerini yerine getirdikleri pek çok alanda tehdit ve darp edilmekte, sözlü, fiili ve silahlı saldırıya uğramaktadır.
Bir avukatın temsil ettiği kişinin veya çözümü için görev aldığı uyuşmazlığın tarafıymış gibi görülmesi, dosyadaki öfkenin avukata yöneltilmesi ve savunma görevini yerine getiren kişinin husumetin parçasına dönüştürülmesi, yetkili kişilerce ayrıştırıcı bir dil kullanılması ve dahası bunların cezasız bırakılarak adeta cüretlendirilmesi son derece tehlikeli bir zihniyetin sonucudur. Bugün bir kez daha vurgulamak istiyoruz ki avukat uyuşmazlığın tarafı değildir ve müvekkiliyle özdeşleştirilemez. Avukat, bağımsız biçimde hukuku temsil eder ve savunma görevini yerine getirir. Bu ayrımın toplumda, kamu kurumlarında ve yargı sisteminin bütün öznelerinde çok daha güçlü biçimde yerleşmesi zorunludur. Zira Avukatın sesi kesilirse, yurttaşın nefesi kesilir. Bir kez daha vurgulamak gerekir ki avukat olmadan yargılama olmayacak, avukatın mesleğini sağlıklı bir şekilde yerine getiremediği ortamdan adalet çıkmayacaktır.
Aynı şekilde mesleki faaliyet nedeniyle avukatların gözaltına alınması, tutuklanması, bürolarının aranması veya mesleki faaliyetlerinin suç isnadının parçası hâline getirilmesi de savunmanın bağımsızlığı açısından oldukça vahim bir durumu gözler önüne sermektedir. Birçok haksız tutuklamanın yanında meslektaşımız Avukat Mehmet Pehlivan da yeni adli yılın açılışını Çorlu’daki Kuyu Tipi Cezaevi’nden izlemek zorunda bırakılmaktadır.
Mesleğimizin karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca fiziksel ve hukuki baskılarla sınırlı değildir. Bugün avukatlık ciddi bir ekonomik darboğaz içerisindedir. Özellikle genç meslektaşlarımız büyük emeklerle başladıkları meslek hayatlarının daha ilk yıllarında artan kira, vergi, sigorta ve ofis giderlerinin oluşturduğu ağır yükle karşılaşmaktadır. İşçi avukatlar emeklerinin karşılığını almakta zorlanmakta, stajyer meslektaşlarımız henüz mesleğin kapısından girerken ekonomik belirsizlik ve güvencesizlikle tanışmaktadır. CMK kapsamında gece gündüz demeden görev yapan meslektaşlarımızın aldıkları ücretlerin üstlendikleri sorumlulukla bağdaşmadığı ve açıkça angarya teşkil ettiği artık tartışmasız bir şekilde ortadadır. Savunmayı ve hak arama özgürlüğünün temsilcilerini, ekonomik olarak sürdürülemez hale getirmek yalnızca avukatın yaşam koşullarını ağırlaştırmamakta, yurttaşın adalete erişimini de engellemektedir. Mesleğin geleceğini konuşurken hukuk eğitiminin niteliğini, staj sistemini ve genç avukatların çalışma koşullarını da görmezden gelemeyiz. 100’üncü yılını geride bırakan bir Baro olarak görevimiz, bizden sonra bu mesleği sürdürecek kuşaklara daha güçlü, daha itibarlı ve daha güvenli bir avukatlık için kararlılıkla mücadele etmektir.
Bu kadar zorluğun yanında yereldeki yetkililere düşen asli sorumluluk yurttaşların adalete erişimini ve avukatların mesleki faaliyetlerini yerine getirebilmesini kolaylaştırmak için çaba göstermek iken özellikle İş Mahkemelerinin mevcut adliye bütünlüğünden ayrılarak kentin başka bir bölgesine, Şehir Hastanesi çevresindeki ayrı bir alana taşınması fiziki bir yer değişikliğinin ötesinde sonuçlar oluşturmakta, aynı gün farklı mahkemelerde duruşmaya girmek zorunda kalan meslektaşlarımız, stajyerler ve yurttaşlar açısından bu durum ciddi zaman ve ulaşım kaybı yaratırken; özellikle iş maluliyeti yaşayanlar, kanser hastaları, işçiler, yaşlılar, engelliler ve ekonomik imkanları sınırlı yurttaşlar bakımından adalete erişimi daha da güçleştirmektedir. Kaldı ki taşınılan alanın fiziki ve teknik yetersizlikleri, konteynerda duruşma yapılmasının içler acısı hali, yargılama faaliyetinin sağlıklı ve aleni bir şekilde yerine getirilemeyeceğinin açık bir göstergesidir. Elbette artan iş yükü ve fiziki ihtiyaçlar nedeniyle yeni mahkeme salonlarına ve daha uygun çalışma alanlarına ihtiyaç vardır. Ancak çözüm, adliyeyi kentin farklı noktalarına dağıtarak parçalamak değil yargının bütün unsurlarını erişilebilir, işlevsel ve insan onuruna uygun bir adalet yerleşkesinde buluşturmak olmalıdır.
Değerli meslektaşlarım, değerli yurttaşlar,
Antalya Barosu olarak Baroyu yalnızca adliye koridorlarında var olan bir kurum olarak görmedik ve görmeyeceğiz. Esasen bizim için adaletin tatili de, adalet mücadelesinin belirli bir yeri de yoktur. Çünkü hukuk adliye kapısında başlamadığı gibi orada da sona ermemektedir. Hukuk bazen bir kadının yaşam ve adalet mücadelesinde, bazen bir çocuğun temel sağlık ve eğitim hakkına kavuşabilmesinde, bazen gözaltındaki bir gencin yanında, bazen emeğinin karşılığını alamayan bir işçinin talebinde, kıyısına ulaşmak isteyen yurttaşın hakkında, bazen ise hakkını dile getiremeyen bir ağacın, ormanın, bir nehrin sesi olabilmekte, kentin geleceğinin korunmasını savunabilmekte kendini göstermektedir.
Bu nedenle yüzüncü yılımızı geride bırakırken yalnızca meslektaşlarımıza ve mesleğimize değil, yola çıktığımız ilk gündeki gibi Bu Kentin Bir Barosu var ilkesiyle yaşadığımız kente ve ülkemizin geleceğine karşı da sorumlulukla hareket edecek, kararlı mücadelemizi her alanda sürdüreceğiz.
Biz nerede durduğumuzu, kendimizi nereye konumlandırdığımızı biliyoruz.
Hukukun üstünlüğünün, insan haklarının, Cumhuriyet’in temel değerlerinin, bağımsız yargının ve bağımsız savunmanın, adaletin ve adalet arayışındaki herkesin yanındayız.
Değerli meslektaşlarım, değerli yurttaşlar;
Bütün bu sorunları dile getirirken geleceğe umutsuz bakmıyoruz. Tam tersine, bunları açıkça konuşuyor olmamız hukuka olan inancımızın göstergesidir. Yüz yıl önce bu Baroyu kuran meslektaşlarımız, kendilerinden sonrakilere güçlü bir hukuk kurumu bıraktılar. Bugün bize düşen görev, bu mirası yalnızca korumak değil, onu daha ileri taşımaktır.
Bu bilinçle Antalya Barosunun 100’üncü yılını geride bırakırken sözümüz ve irademiz açıktır. Dün olduğu gibi bugün de hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, Cumhuriyet’in temel değerlerini, bağımsız yargıyı, bağımsız savunmayı, doğayı, yaşamı ve adaleti savunmaya devam edeceğiz.
Çünkü yaşadığımız topraklarda adaletin kendiliğinden gerçekleşen bir sonuç olmadığının farkındayız. Adalet; uğruna söz söylemeyi, itirazları dile getirmeyi, sorumluluk üstlenmeyi, emek vermeyi, kararlılıkla mücadele etmeyi ve gerektiğinde bedel ödemeyi gerektiren ortak bir değerdir.
Değerli meslektaşlarım;
Gelin bu adli yılda birlikteliğimizi, dayanışmamızı güçlendirerek her türlü zorluğu birlikte göğüslemeyi, birlikte mücadele etmeyi, yarınları birlikte kurma kararlılığımızı, savunmanın hiçbir koşulda susmadığını, üzerimizde taşıdığımız cübbenin cesaretini çok daha etkili bir şekilde gösterelim.
Yeni adli yılın meslektaşlarımız, yargı mensupları ve emekçileri, Antalya'mız ve ülkemiz için hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edildiği, temel hak ve özgürlüklerin, adaletin hayatın içinde ve her alanında karşılık bulduğu bir yıl olmasını diliyor, hepinizi bir kez daha selamlıyorum.
Ne mutlu; haksızlık karşısında susmayanlara, hiçbir güç karşısında cübbesini iliklemeyenlere, bağımsız savunma için cesurca mücadele edenlere..
